MODERNLİĞİN PARÇALANMASI VE ÇAĞDAŞ SANAT

02.12.2014 tarihinde Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan konuşma. “Sanat Yazıları”, 35. sayı 2016 Kasım, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi.

Çağdaş sanatın ortaya çıktığı tarihsel dönemeç üzerinde duracağım ve bir profil çıkarmaya çalışacağım. Bu çağdaş sanat nereden çıktı? Hangi koşullar içinde örgütlendi?

Artık dünyada pek çok tarihçi, filozof, sanatçı ve çoğumuz biliyoruz ki, bir çağ dönüşümü yaşıyoruz: modernlik parçalanıyor. 70’lerden beri konuşulan bu olaydan artık pek kimsenin şüphesi yok. Bir çağ dönüşümü derken, Rönesans’da başlayan, Aydınlanma'yla bilgi rejimini, Fransız Devrimi'yle de siyasal rejimini, Sanayi Devrimi'yle de teknolojisini örgütleyen bir dönemin kapandığını ve yerine başka bir dönemin başladığını öne sürüyorum. O nedenle önce modernliğin parçalanması üzerinde duracağım. Çünkü çağdaş sanat bu parçalanma sürecinde inşa oluyor.

Bu parçalanmanın kimi görünümlerine dört başlık altında değineceğim:

1.      Bilgi rejimi nasıl dönüşüyor? Bilgi ve iktidar sistemleri nasıl dönüşüyor? 

2.     Modernliğin siyasal kurum ve kavramları nasıl parçalanıyor?

3.     Ekonomik rejim, işbölümü ve emek süreçleri nasıl dönüşüyor?

4.     Teknolojinin bu dönüşümlere eklemlenmesi

1. Bilgi Rejimi: Akıl Çağının Sonu

Modernliğin bilgi rejimi aydınlanmayla kökleşiyor. Yani Akıl Çağı. Zamanımızda bu akıl çağı dağılıyor. Aydınlanma ile birlikte, Batı'nın tanrının karşısına diktiği akıl artık diniyor. Başka deyişle, Batı'nın görme, bilme ve temsil sistemleri kökten değişiyor. Sonuçta gerçeklik ve hakikat kaynağını kaybediyor. Kesinliğini, doğruluğunu kaybediyor; muğlaklaşıyor ve esnekleşiyor. Modern bilgi rejiminin geliştirdiği rasyonalist, akılcı referanslar, normları, kuralları kayboluyor. Bilgi deyince, en basit anlamıyla, şu üç soruya verilen cevapları kast ediyorum: 1. Doğru ve yanlış nedir (lojik, matematik)? 2. İyi ve kötü nedir (etik)? 3. Güzel ve çirkin nedir (estetik)? Lojik, etik ve estetik bilgi dediğimde, bunlar aşağı yukarı modern bilgi sistemini kuran Kant’ın  üç kritiğiyle ilgili üç kitabına karşılık geliyor: Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi, ve Estetik Yargının veya Yargı-gücünün Eleştirisi.

Tanrısal dil

Peki, aklın yerini ne alıyor? Aklın yerini dil alıyor. Artık zamanımızın tanrısı akıl değil, dildir. -İnsanın aklına ister istemez İncil'deki şu ünlü pasaj geliyor: "Başlangıçta söz vardı. Söz tanrıyla beraberdi. Söz tanrıydı."- Zamanımız filozoflarından Richard Rorty epistemolojinin yerini, bilgi sistemlerinin yerini, linguistiğin, dilbilimin aldığını kaydediyor. Yine  Paris'in '68'li filozoflarından Jean François Lyotard, hakikatten bir baştan çıkarma edimi olarak bahsediyor: "truth as rhetorical seduction". Yani eğer ben şimdi retorik olarak, belagatimle, konuşma becerimle sizi baştan çıkarabiliyorsam, o zaman benim söylediğim hakikattir. Size hakikat gibi gelir. Ya da piyasa terimleriyle, ben size bir şeyi pazarlayabildiğim sürece o hakikattir. Sanata gelirsek: "sanat, sanat olarak satandır". Yıllarca, yüzyıllarca, sanat tarihinin, estetiğin, eleştiri yazınının geliştirdiği rasyonel normların yerini iletişim tasarımı almıştır. Bu neye yol açıyor? Çağdaş bir sofizme yol açıyor.

Bu dönüşümle ilgili '90’larda skandala yol açan bir olaya değineceğim. New York Üniversitesi Fizik Profesörü Alan Sokal, gayet anlaşılmaz ve karmaşık bir yazı yazıyor. Başlığı “Sınırları Aşmak” : "Transgressing the Boundries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity". Bu yazıyı sosyoloji alanında dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Social Text dergisine gönderiyor. Ve bu yazı dergide yayınlanıyor. Oysa bu yazının hakiki bir tarafı yok. Baştan aşağı uydurma. Ama herhalde, bu sosyoloji dergisi, yazının karmaşık terminolojisine ve retorik havasına kanarak bunun bir  alimin elinden çıktığını varsayıyor ve basıp geçiyor. Tabii olay büyük bir skandala yol açıyor. Zaten Sokal'ın derdi de bu.

Alan Sokal'ın yaptığını şimdi dijital olarak yapan programlar varmış: Postmodernism Generator ve Dada Machine.  Atıyorsunuz kelimeleri, program size makaleleri yazıyor.  Bütün bu hadise, Raymond Roussel'in 1914'te "bulunmuş kelimeler"le yazdığı Locus Solus'u hatırlatıyor. Locus Solus Marcel Duchamp'ı ve "bulunmuş nesne" (objet trouvé)estetiğini etkiliyor. Foucault da Kelimeler ve Şeyler kitabındaki tezlerini geliştiriken Roussel'den etkileniyor. Zaten başlı başına Roussel'in edebiyatını felsefeleştiren bir kitabı var: Ölüm ve Labirent.

Dilin bu kadar göstergelerinden kopması, kelimelerin anlamsızlaşması, kelimelerin sadece birbirlerine göndermeler yapan bir sistem haline gelmesi, sanat söz konusu olduğunda, avangardı takdim eden Mallarmé'yi, sembolizmi hatırlatıyor. Dille gerçekliğin ilişkisini koparmakla uğraşan sürrealizmi ve onun süreği lettrizmi hatırlatıyor. Dilbilimde strüktüralizmi hatırlatıyor. Ama yaşadığımız hayatta bu durum dil becerisinin kaybına, bir disleksiyaya yol açıyor. İfade sakatlığına yol açıyor. Bunda sosyal hayatın, dijitalleşerek sosyal medyaya dönüşmesi büyük rol oynuyor. Son verilere göre Türkiye'de sosyal medya kullanım oranı %52. Online olunan süre oranı bilgisayarda günde ortalama 4.6 saat, mobilde ise 2.9 saat. İletişimin mesaja indirgendiği dijital ortamlar, sosyal hayat kadar dili de yoksullaştırıyor. Bu  yoksulluğun altında, daha kendi dillerinde meramını anlatmayı beceremeyenlere, küreselliğin dili olarak İngilizce'nin dayatılması da var.

Mesajlaşma kendi sentetik dilini kuruyor. İnsanlar neredeyse kasıtlı olarak dili yapaylaştırıyor; hatta bu iş bir yaratıcılık gibi kabul ediliyor. Şimdi siz sabahtan akşama kadar sosyal medyada mesajlaşıyorsanız, sizin doğru dürüst bir dil kullanmanızın yolu var mı? Nasıl kullanacaksınız? Nereden öğreneceksiniz dili? Facebook'tan mı? Twitter'dan mı? Zaten, karşınızdakileri ikna ettiğiniz sürece, onlar üzerinde bir iktidar kurduğunuz sürece iş bitmiştir. Reklam gibi. Sonunda bir bakıyorsunuz, özellikle sanat bağlamında iki lafı bir araya getiremeyen gazete yazarları, "kanaat önderleri" çıkıyor. Anlaşılmaz safsatalarıyla övünen akdemisyenler, filozoflar çıkıyor. Çevirdiği yazarın canına okuyan çevirmenler çıkıyor. Toplumca cahilleşiyoruz.

Dilin egemenleşmesi sonucunda, iletişim teknolojileri, iletişim  disiplinleri üretimle kıyaslanacak kadar etkili bir güç oluyor. Bunun sonucunda, günümüzde marka, bir şirketin en değerli sermayesi haline geliyor. Marka, bir sembol, bir işaret nihayetinde. Onun için çağdaş kapitalizme semiyo-kapitalizm veya iletişimsel kapitalizm deniyor. Hayatın her alanında anlamları ele geçirmek amacıyla şiddetli bir semantik iktidar savaşı sürüp gidiyor. Guattari, zamanımızdaki kitle imha silahlarının yerini iletişim silahlarının aldığını söylüyor. Bugün artık savaşlar, bir iletişim-enformasyon-istihbarat savaşı. Örneğin bütün dünyaya Irak savaşı ne ile satıldı? İletişim ile satıldı. Baudrillard 1991'de, bu konuda Liberation'a yazdığı sansasyonel yazılarında "Irak Savaşı Olmadı" derken bu olguya dikkat çekiyordu. Savaşın medyada kurgulanan bir simülasyon olduğunu vurguluyordu. Zaten ona göre, gerçek olan artık simulasyonlardı. Lyotard ise zamanımızda simülasyonun bitlerden, yani dijital enformasyon birimlerinden, oluştuğunu açıklıyordu.

İletişiminin internet üzerinden kurduğu korkunç gözetim ve denetim ağı konusuna burada girmiyorum. Julian Assange, Edward Snowden gibi kahramanların teşhir ettiği dijital tiranlığı hepimiz izledik. Şu sıralarda parlayan Amerikalı roman yazarı Dave Eggers'in Circle kitabı, google, facebook, twitters gibi enformatik şirketlerinin tekelleştiği bir dünyayı anlatıyor. Hayatı baştan aşağı sayısallaştıran bir enformatik tekelinin, insanları birbirlerine düşmanlaştırarak nasıl bir mutlak egemenlik kurabileceğini gösteriyor. Üstelik liberalizm ve özgürlük uğruna! Biliyoruz ki, dijital 'özgürlük' makineleri olarak yutturulan ve artık hepimizin mahkûm olduğu ağlar her kullanıcısını sömürüyor ve inanılmaz kârlar yaratıyor. Žižek "hepimizin Bill Gates'in çalışanları olduğunu" söylüyor. Bilgi internete girdiğinde enformasyona,   dijital dataya dönüşüyor ve özelleşiyor. Onun için, bilişsel (cognitive)veya bilişimsel (enformatik) kapitalizmden behsediliyor. Baudrillard, bu soy kapitalizmin maddi ürünler kadar, imgeler ürettiğini belirtiyor. İmge üretimi alanı, ya da diyelim iletişim.

Sonuçta düşünce, hatta hayal dünyası da özelleştiriliyor, piyasalaştırılıyor ve fikri mülkiyet altına giriyor. İletişimin üretim süreçlerine giderek daha yoğun olarak eklemlenmesiyle birlikte zamanımızda gayri-maddi emek tırmanıyor. Bu da prekarite veya güvencesizleşme denilen sömürü koşullarını örgütlüyor. Sonuçta, en etkili iletişim dili sayılan sanatla üretim birbirlerini içermeye başlıyor. Sanat ve sanayi arasındaki ontolojik karşıtlık çözülüyor. Sanat da bir gayri maddi emek türüne dönüşüyor.

'Tarihin sonu'

Modernliğin parçalanmasıyla, bilgi rejiminde yaşanan ikinci köklü dönüşüm, zamansallıkla, temporalite ile ilgili. Bu ise, zamanın şimdiki zamana indirgenmesidir. Yani bir anlamda tarihin silinmesidir. Bu nasıl ortaya çıkıyor? Modernliğin bir ilerleme fikri vardı. Buna göre, farklı toplumlar, yakınlara kadar buna göre sıraya sokulurdu: ileri/geri, uygar/barbar, gelişmiş/az-gelişmiş, v.b. Bu çerçevede Doğu toplumlarında zamanın ilerlemediği savunulurdu. Hegel örneğin, Doğu'nun tarihinin ilerlemediğini zira Doğu'nun tarihinin "esas olarak tarihten yoksun olduğunu, hiçbir ilerleme kaydetmediğini" yazıyordu. Ona göre, Doğu'nun yarattıkları "değerler, ancak Avrupa'da gelişme ortamı bulabilmiştir". Hegel'in "tarihsizlik" tezi mantıksal olarak "sanatsızlığa" çıkar. O nedenle de Hegel Doğu sanatına "sanat-öncesi (vorkunst)" der. Modernliğe ait emperyalizm-kolonyalizm politikası bu tezle meşrulaşır. Batı, bu politikası sayesinde, bütün dünyayı modernleştirerek, Doğu'da da zamanın ilerlemesini başardığına inanır. Kolonilerdeki sanatın yağmalanarak, 19. yüzyılda Avrupa'da kurulan modern-evrensel müzelere taşınmasının gerekçesi de bu tezle açıklanır: Tarihsiz Doğu sanatı ancak bu müzelerde tarihini kazanacaktır.

 

Modern ilerleme tasavvuru, teleolojik bir tarih fikriydi. Bir telosa, ideal bir sona doğru ilerleyen bir zamansallık bilgisiydi. Zaman telosunu kaybettiğinde, tarihin başlangıçlara ve sonlara ait mitleri çöküyor. "Altın Çağ" mitolojileri kadar, gelecekte bir Altın Çağ yaşanacağına ilişkin ütopyalar da diniyor. Ütopya olmadan, Ernst Bloch'un tabiriyle "Umut İlkesi" olmadan avangard sanattan bahsedilebilir mi? Zaten ne zamandır sürüp giden ve ütopya fikrini ezen distopya edebiyatı sanatı da teslim aldı. Ütopyanın terk edilmesinin arkasında, gelecek fikrinin iflas etmesi var; tarihin şimdiye indirgenmesi var. Ünlü edebiyatçı Borges, bunu “şimdinin sonsuzluğu” diye ifade ediyor. Yani hep şimdide yaşayacağız. Apayrı bir nokta ama, bir çevre çağdaş sanat yerine "güncel sanat" diyor. Türk icadı olan bu safsata, gayet bilinçsizce de olsa, sanatın tarihinin şimdiye indirgenmesini gayet iyi ifade ediyor. Güncel: şimdi var şimdi yok, gelip-geçici, zamansız,... Zaten modern tarihyazımıyla kıyaslanabilecek bir çağdaş sanat tarihi var mı ortada? Ne varsa hep piyasayla ilgil kaynaklar: müze, müzayede, fuar, bienal katalogları. Bunlardan derlenmiş Art Now veya Kullanım Kılavuzu: Türkiye'de Çağdaş Sanat 1986-2006 gibi piyasa rehberleri, albümler... Veya sanat hamileri hamiyetperverlerle ilgili biyografiler, koleksiyon katalogları. Sanatın tarihsizleşmesinin sonuçları ortada. Örneğin, Kültür Sanat Emekçileri Derneği, liselerde ve üniversitelerde sanat tarihi kadrolarına uzun zamandır hiç atama yapılmadığını açıkladı. 25 ilçesiyle birlikte bütün Ankara'da 10 sanat tarihi öğretmeni var. Buna karşın binlerce din kültürü öğretmeni atanıyor.[1]

 

Kısacası, 16. yüzyılda Vasari'nin biyografik tarihiyle başlayan, 18. yüzyılda Winckelmann’ın kurduğu ve kökenine antik Yunan-Roma uygarlığını yerleştirdiği kültürel/ulusal tarihle kurumsallaşan ve Hegel'le birlikte de formalizme ilerleyen sanat tarihi artık iflas etti. Bu tarihi devindiren, ardı ardına gelen stillerin karşıtlaşarak birbirini aşmasına dayalı diyalektik bozuldu.

 

Sadece sanat tarihi mi? Fukuyama, 1992'de yayınladığı kitabıyla bütün tarihin sonunu getirdi: Tarihin Sonu ve Son İnsan. Ona göre 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması sonucunda, tarihi yapan, karşıt ideolojiler arası mücadelenin sona ermesiyle birlikte tarih de anlamsızlaşıyordu. Yorumlamak gerekirse, modernliğin tanımladığı toplumsal, sınıfsal çatışmanın tükenmesiyle birlikte bu çatışmanın kurduğu tarih de kayboluyordu. Peki ne oluyordu? Kapitalizm mutlaklaşıyordu. Şimdinin sonsuzluğu, kapitalizmin sonsuzluğu demekti. Kapitalizmin küreselleşmesiyle birlikte bu mutlaklık öylesine bastırıyordu ki, Fredric Jameson ve Slavoj Žižek gibi Marksist filozoflar, artık dünyanın sonunu hayal etmenin, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay hale geldiğinden bahsediyorlardı.

 

Şimdiyi mutlaklaştırıp, ilerlemeye son verirseniz "yeni" fikri de anlamsızlaşır. Ütopya hayali olmadan avangard da olmaz demiştim. "Yeni" fikri olmadan da avangard düşünülebilir mi?

 

2.Post-siyasal siyaset rejimi

Modernliğin siyasal kurumları ve kavramları çözüşüyor: Ulus, devlet, demokrasi, sekülerizm (laiklik), kamu, yurttaş, toplum, insan, sosyalizm, komünizm… Modern politika kavrayışının çözülmesinin en temel etkenlerinden biri, toplum ve toplumsallık tasarımının anlamsızlaşması. Toplumsal aidiyetlerin yerini kültürel kimlikler alıyor, dinsel ve etnik aidiyetler alıyor. Ve sonuçta, bizim Türkiye'de ve Orta Doğu coğrafyasında çok şiddetli olarak yaşadığımız gibi, toplumsal farklılıklara dayalı siyasetin yerini kültürel farklılıklara dayalı siyaset alıyor. Siyasal partilerin toplumsal temsiliyeti siliniyor.

Küreselleşme ve kültürelleşme ulusal hükümranlıkları da parçalıyor. Uluslararası ilişkiler yerini küresel metropoller arası ilişkilere bırakıyor. Kültürel, dinsel ve etnik kimlikler ulusal kimlikleri aşındırıyor. Uluslar cemaatleşiyor. Şimdi dünya ekonomik olarak homojen, ama kültürel olaral son derecede heterojen.

Modern siyasetin dağılmasının bir diğer etmeni, devletlerin yerini küresel şirketlere bırakması. Yani siyaset şirketleşiyor ve özelleşiyor. Yasama, yargı ve yürütme erkleri sermayeye devrediliyor. Örneğin yıllardır, Pasifik Okyanusu'nun iki yakasına dağılmış on bir ülkenin şirketleriyle ABD'nin korporasyonları, gizli gizli, ekonomi başta olmak üzere, birçok siyasal, toplumsal konuda devletlerin yetkilerini şirketlere devreden bir proje üzerinde çalışıyor: Pasifik Ötesi Ortaklık Anlaşması. Benzeri bir proje ABD ve AB arasında da geliştiriliyor: Atlantik Aşırı Ticaret ve Yatırım Anlaşması. Bu anlaşmalarla, örneğin imar, sağlık, çalışma, çevre, vergilendirme ile ilgili bütün konular küresel bir şirketler birliğinin erkine terk edilecektir. Bu rejime kimi Amerikalı yazarlar "mutlak kapitalizm" veya "mutlakiyetçi kapitalizm" diyorlar.[2]

Sonuçta modern temsili demokrasi modeli işlevsizleşiyor. Yerine, neoliberal "yönetişim" (governance)  sistemi inşa ediliyor. "Yönetişim" üç ayaklı: Bir ayağı hükümet (government), ikinci ayağı hükümet dışı örgütler (nongovermental organisations), üçüncü ayağı da şirket. "Hükümet dışı örgüt" terimi Türkçe'ye STK diye çevrildi. Bu da "güncel" gibi bir Türk icadı. Aslında STK'lar da giderek şirketleşiyor ve kültürelleşiyorlar. Zaten tarikatler gibi cemaatler de STK'dan sayılıyor. Hükümetlerin, STK'lar ve şirketlerle birlikte politika yapmasına AKP bayağı çaba harcıyor. Bu neoliberal modeli benimseyen kimi 'sivil' kuruluşlar da bu doğrultuda uğraşıyorlar. Örneğin, kültür politikaları konusunda Bilgi Üniversitesi ve Depo Galerisi'nin bağlı olduğu Anadolu A.Ş., ayrıca İKSV çok etkin. Bunlar Avrupa'daki ve ABD'deki vakıflarla da işbirliği yapıyorlar.

Thatcher'ın lafıyla "toplum bitince", toplumsal sorumluluğun şirketlere devredildiğini görüyoruz. Yani bir anlamda sanat ve kültür gibi toplumsal hayat da özelleştiriliyor. Özel kişi ve kuruluşların girişimi olan sanat etkinlikleri gibi, bir takım toplumsal sorunların, özellikle kadın sorunlarının, çözümü de bize şirketlerin "toplumsal sorumluluk" projeleri, veya "hayırseverlik projeleri"  olarak sunuluyor. Bunlar o kadar egemen oluyor ki, zamanımız kapitalizminin bir adı da philantrophic capitalism: "hayırseverlik kapitalizmi".

Toplum fikri giderek eriyor, gazlaşıyor. 18., 19. yüzyılların paradigmaları doğal bilimlerdi. Newton’un yükselişini, tanrısallaştırılmasını hatırlayın. 20. yüzyılın paradigması ise beşeri bilimler oldu. 21. yüzyılın paradigması ise dildir. Foucault’nun bir sözü var: “İnsan sonunda 200 yıllık bir icat” diyor. Daha da geri gidelim, "insanın icadı" hümanizm ile, Rönesans'la başlıyor. Ve bu 'icat' şimdi ömrünü dolduruyor.[3] Posthuman bir çağda yaşadığımızdan söz ediliyor.

Modernliğin parçalanmasındaki en önemli hadiselerden biri de kamusallığın parçalanmasıdır. Özelleştirmeler, kamusallığı yıkıyor. "Özelleştirme" dendiğinde bu genellikle bir mülkiyet devri gibi yorumlanıyor. Ama özelleştirme, öncelikle bir mülkiyet devri değil, bir iktidar devridir. Çünkü, göstermelik de olsa, bir takım temsili mekanizmalar yoluyla, kamunun kendini ilgilendiren konulardaki karar verme iradesinin özel kişi ve kuruluşlara devridir. Yani özelleştirme, siyasetin de özelleştirilmesini içerir. Kamusal  temsili sistemlerin çökmekte olduğunu gösterir. Nitekim daha önce parlamentonun iradesinde olan birçok konunun, geçtiğimiz 10-12 yıl zarfında bir takım kurullara devredildiğini izledik. Örneğin, Yüksek Planlama Kurulu, Özelleştirme Yüksek Kurulu, Ekonomi ve Para-Kredi Koordinasyon Kurulu, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Üst Kurulu, Radyo Televizyon Kurulu, v.b. En başta da Yatırım Danışma Konseyi. Bu konseyde başta IMF ve Dünya Bankası temsil ediliyor, ondan sonra bir takım şirketler ve en sonra da devlet/iktidar. Sonunda demokrasi, neoliberal yönetişim sisteminin içine emiliyor. Avrupa'da da, kamusal iktidarın Brüksel bürokrasisine devrolduğu bir post-demokrasiden, post-politikadan bahsediliyor. Yunanistan ve İspanya'daki muhalif hareketler, bu süreçte halkların tamamıyla iktidarsızlaştırılmasına, siyasetsizleştirilmesine karşı tepkilerdir.

Bu arada, toplumsal/sınıfsal farklılıklara göre örgütlenmiş olan siyasal partiler de, toplumsallığın çöktüğü bir dönemde temsiliyetlerini kaybediyor. Bir bakıyorsunuz, Britanya İşçi Partisi'nin lideri Tony Blair,  Margaret Thatcher'den daha radikal bir Thatchercı oluyor. Bütün modern bilgi ve referans sistemleri göreceleştikçe, siyaset de esnekleşiyor. Kimin neyi temsil ettiğinin belli olmadığı, iletişim teknolojileriyle yönetilen koyu bir pragmatizme dönüşüyor.

Kamusallığın çözülmesiyle birlikte "aydın" dediğimiz, "entelektüel" dediğimiz insan da işlevsizleşiyor. Çünkü aydın, bir kamu sözcüsü. Sanat da da eleştiri öyle çıkmamış mı ortaya? Ansiklopedist Diderot'nun, daha önce sadece saray eşrafına açık olan, Fransız Sarayı'ndaki "salon sergileri" üzerine kritiklerini yayınlamasıyla başlamış. Sonra da Baudelaire ile tamamıyla özerkleşmiş. Şimdi siz sponsor şirketler tarafından özelleştirilmiş sanat etkinliklerini, gene bu şirketlerin denetlediği medyada eleştirmeye kalkarsanız, kamu bunun neresinde, özerklik neresinde?  Buna rağmen, görevi sanatı özelleştirmekken onu kamusallaştırdığını savunan, anlamlandırma cambazı artokratlara rastlıyoruz: örneğin Ferit Şahenk'in kültür-sanat şirketinin direktörü veya Koç'un sponsoru olduğu ve kamusallık kavramıyla uğraşan son İstanbul Bienali'nin küratörü.

Modern anlamıyla "kamusal insan"ın,  "politik insan"ın çöküşü, son kertede, herkesin kendi kendi üzerinde iktidar uyguladığı bir hegemonyanın bütün hayatı kuşatmasıdır. İnsanların kendilerini, kendi kendilerinin patronu, amiri, başkanı gibi yönetmeye başlamalarıdır; adeta bireysel şirketler gibi hayatlarını sürdürmeleridir. Neo-liberal biyopolitika veya ütopya...

David Harvey, Neo-Liberalizm’in Kısa Tarihi kitabında, “Neo-liberalizm sermayenin ve dinin restorasyonudur” diyor. Yani ruhbana karşı, kiliseye karşı savaşarak iktidarını kuran burjuvazi artık ruhbanla ve kiliseyle barışıyor ve din restore oluyor. Bu restorasyonu en şiddetli olarak yaşayanlar Şili ve Türkiye. Şili 1973 darbesini ters-yüz etti. Türkiye'de ise 12 Eylül darbesiyle başlayan neoliberal dönüşüm, bir yandan İslamlaşmanın ve etnik milliyetçiliğin, diğer yandan özelleştirmenin tırmanmasıyla sürüyor.

3. Ekonomik rejimin dönüşümü

Modernliğin parçalanmasının ekonomik rejim içindeki belirtilerinin başında küreselleşme geliyor. Küreselleşmeyle birlikte sermaye belli bir üretim mahalline ve ulusal sınırlara olan bağlarını yırttı; bütün küreyi atölyesine çevirdi. Zaten artık ekonomi de üretim öncelikli değil, tüketim öncelikli. Ama Baudrillarda'a göre tüketim de bir üretim: sembolik değerlerin, öznelliklerin, farklılıkların üretilmesi. Sanayi Devrimi'yle kurulmaya başlayan endüstriler, bunlara bağlı olan kentler dağılıyor. Fordizmin vatanı Detroit şimdi harabeye dönüşen, terk edilmiş bir kent. Taylor'un Bilimsel Yönetim'ine, ayrıntılı-uzmanlaşmış işbölümüne, yürüyen montaj bantlarına dayalı fordist işbölümü yerini esnekleşmeye dayalı post-fordizme bırakıyor.

Stuart Hall gibi kültür kuramcıları, post-fordizme, post-endüstriyel topluma geçişi neredeyse uygarlık tarihinde bir eşik gibi görüyor. Richard Sennett de Karakter Aşınması ve Yeni Kapitalizmin Kültürü kitaplarında inceliyor esnekleşmeyi. Belli bir işe ve işyerine (zaman ve mekân bütünselliğine) bağlı çalışma düzeninin parçalanmasıyla, sürekli iş değiştirmeye başlayan insanların nasıl tarihsizleştiklerini ve kimliksizleştiklerini anlatıyor.

Post-fordizmin sonuçlarından biri de, gayri-maddi emeğin veya, başka bir terimle, entelektüel emeğin yükselmesi. Bu gelişme, üretim süreçlerinde dijital, bilişsel emeğin yanı sıra, iletişimin etkinleşmesiyle ilgili. Bir de çalışanların, (sanatçı misali) kendi iş süreçleri üzerindeki denetimlerini arttırarak kârlılığın tırmandırılmasıyla ilgili. Güya, herkesi kendi işinin sahibi yapan bu strateji, özellikle gayri-maddi emek alanındaki güvenceleri kaldırıyor. Günümüzde giderek yayılan, prekarite, güvencesizlik alanındaki çalışmalar ve eylemler buradan kaynaklanıyor.

Ekonomik rejimdeki başka önemli bir değişiklik de hayatımızın finansallaşması. Finans, para yönetimi.  Hepimiz, öyle ya da böyle, para yönetimiyle uğraşıyoruz. Deleuze, "zamanımızın insanı, borç içindeki insandır" diyor. Hayatımız nasıl finansallaştı? Bankalar önce dev ilanlarıyla kamusal alanları kuşattı, ondan sonra medyayı, giderek bilgisayarları ve cep telefonlarını. Bir de Türkiye’de çok yaygın değil ama ABD gibi ülkelerde insanlar sürekli borsaya giriyor, hisse alıyor ve satıyor. Borsada oynayayım derken, gece gündüz mesai yapıyorsunuz. 7/24 spekülasyon pençesinde kumar oynuyorsunuz, risk alıyorsunuz. Zaten birçok sosyolog çağdaş toplumsal hayatın örgütlenmesinde riskin başat bir etmen olduğunun savunurlar. Örneğin, Ulrich Beck: Risk Toplumu (1982).

Hayatla birlikte sanat da finansallaşıyor. Bienal, fuar, galeri, dergi ve her türlü sanat ortamı finans şirketlerinin denetimine giriyor. Ama sanatın finansallaşmasında en köklü olay, sanatın senete dönüşmesi. Fuarların sponsorları olarak karşımıza çıkan "özel bankacılık" kurumlarında spekülatif bir değer olarak alınıp satılması. Ama bu asıl müzayedeler aracılığıyla örgütleniyor. Günümüzde sanat piyasasının yarısından fazlası müzayede şirketlerinin eline geçti. Müzayedelerin bu yükselişiyle sanat da, Baudrillard'ın sözleriyle, "ideal bir müzayede nesnesi"ne dönüşür.[4] Sanatın finansallaşması, kara para aklama operasyonlarında da rol oynamaktadır. Bu operasyonlar nedeniyle birçok "müzelik" eser gümrük depolarında çürümeye terk edilmektedir.[5]

Herşeyin bir değeri olduğu düşüncesi ifadesini parasal değerde buluyor. Bu da, piyasayı "iyinin, doğrunun ve güzelin" yegâne normu haline getiriyor. Gerçi avangardın, piyasanın ve paranın egemenliğine karşı yarattığı estetik sona ermiş değil. Başka ekonomilerin icat edilmesiyle, piyasanın hakikatinin bozulmasıyla ilgili arayışlar sürüyor. Ne var ki, piyasa, modern sanatın ontolojisini parçalayarak onu soğurmayı başardı. Sanat bir uçta sermayeyle, diğer uçta emekle özdeşleşti.

Ekonomi alanında, özellikle sanat etkinliklerini yönlendiren bir başka gelişme de, işletme veya "sevk ve idare" disiplinlerinin (management), yönetim kültürünün, kurumsal kültürün (corporate culture)bütün yaratıcı çalışmaları kuşatmasıdır. William Enteman İşletmecilik  kitabında (Managerialism: The Emergence of a New Ideology-1993), artık toplumların bir işletme gibi küresel şirketler tarafından yönetimekte olduğunu, bunun da insanları siyasallıklarından ve hükümranlıklarından yalıttığını savunur.[6] "Sanat işletmeciliği" veya "sanat yönetimi" denen disiplin bu gelişmenin bir sonucudur. Oysa modern sanat yönetilemeyen bir olay; başka dile tercüme edilemeyen; bilgisi, etiği, siyaseti kendine içkin bir oyun. Sanat yönetimi ve giderek sanatla toplum arasındaki her ilişkiye müdahele eden küratörlük kurumu, sanatın özerkliğini tamamıyla parçalıyor. 19. yüzyılda Kant estetiğiyle ve Romantizm'le yükselen, estetik modernizme ve avangarda hayat veren özerklik ilkesi, özelleşme, şirketleşme, finansallaşma sürecinde öğütülüp yok oluyor. Bu sürecin en son, en etkin ayağı "yaratıcı endüstriler". Yaratıcı endüstriler bağlamında sanat, finanstan tasarıma, reklamcılıktan aşçılığa kadar birçok sektörle bileştiriliyor. Onun için, Salt Beyoğlu'nda "Anadolu mutfağının yeniden kimliklendirildiği", "gastronomika" mutfağıyla karşılaşırsanız şaşırmayın. Sonunda sanat, özerkleşme süreci boyunca neyin karşısında örgütlendiyse, onlara yediriliyor. Sanayileştiriliyor, işletmeleştiriliyor. Sanat şirketleştirilirken, şirketler sanatsallaştırılıyor!

4.Teknoloji

Modernliğin parçalanmasını teknoloji nasıl etkiliyor? Teknoloji ile kast ettiğim, bir takım amaçların yerine getirilmesi için gerekli olan tüm araçları kapsıyor: nesneler, eylemler, süreçler, yöntemler, bilgi+dil,... İnsan bir alet icat ediyor, onu tasarlıyor, arkasından bizzat kendisi onun aleti oluyor. "Mesaj medyadır" sözüyle ünlü olan Kanadalı medya kuramcısı Marshall McLuhan şöyle diyor: "Araçlarımızı şekillendiririz, daha sonra araçlarımız bizi şekillendirir".[7] İnsan homo sapiens olmadan homo faber, alet yapan insan. Baltadan, çekiçten beri aletler bedenimizin bir uzantısı, yani bir tür protezlerimiz. İşte şimdi bu protezler giderek iyice bedenimize, biyolojimize nüfuz ediyor. Akıllı telefonlar belki de parça parça bedenimize nakşedilecek. Beyine dijital protez aşamasındayız. Beynin fonksiyonlarını dijitalleştirilmesi kapıda. Mc Luhan 1967'de "mesaj medyadır" demişti ve düşünce dünyasını sarsmıştı. Oysa şimdi, 50 yıl sonra, görüyoruz ki bu medya giderek bedenimizle eklemleniyor.

Dünyayı da, kendimizi de (selfie) dijital ekranlardan, onların kadrajında izlemeyi seviyoruz. Sanal olan daha gerçek görünüyor. Gerçeklik dijitalleşiyor. Bilgi dijitalleşiyor. Enformasyon olarak, veri olaral iletiliyor bize. O nedenle de kolayca değiştirilip tasarlanabiliyor. "Arttırılmış (yükseltilmiş) gerçeklik" gözlükleri piyasaya çıkmak üzere. Belki de 3D televizyon gözlükleri bunun bir türü. Gerçekliği tasarlayabilme olanakları, en başta meselesi gerçeklik olan sanatı etkiliyor. Postmodernizmle başlayan mimarlık bir algoritmik mimarlık. Modernist mimarlık, mimarlık aklı, Bauhaus filan çoktan rafa kalktı.

Web ortamının enteraktif dönemini tanımlayan Web 2.0 çağında, "sosyal medya" çağında, toplumsal hayat da sayısallaşıyor. İnternet pornosunun izlenme oranlarını görünce, cinsel hayatın da dijitalleştiği anlaşılıyor. Bir de siber-seks var. Seksi sanal uyarılmalar yoluyla yaşıyorsunuz. Yakında sevgilimiz bir USB veya CD olabilir. 1 Mayıs 2015 tarihli bir gazete haberi, "önümüzdeki on yılda robotlarla cinsel ilişki yaşayıp, bebekleri tanımadığımız kişilerle laboratuvar ortamında üreteceğimizi" yazıyor.[8]

İnterneti, Facebook'u her kullandığımızda aslında onu işleten bir takım veriler, bilgiler giriyoruz. Bu durum, sınırsız bir gözetim ve denetim olanağı yaratmanın yanı sıra, bizim öznelliğimizi pazarlıyor.  Google nasıl tanımlıyor "misyon"unu? "Dünyanın enformasyonunun örgütlenmesi". Google'da günde üç milyar arama işlemi yapılıyor. Bu da tabii inanılmaz bir reklam kapasitesi yaratıyor. Google'ın 2012 reklam cirosu 42,5 milyar dolar. Facebook'a gelince, 1,3 milyar üyesi varmış. Reklamda Google'ın rakibi. Ayrıca, dijital ortamlara girdiğimiz bütün veriler analiz ediliyor ve genellikle piyasa araştırmalarında kullanılmak üzere satılıyor. Dijital ortamlara girdiğimizde biz bir kullanıcı olduğumuz kadar üreticiyiz. Denetlenebilen, sınıflandırılabilen,  satılabilen veya üzerinden reklam alınabilen ve küresel bir takım şirketlerin işlettiği birtakım işlemler, mesajlar üretiyoruz. Bir yandan da sosyal varlığımızı üretiyoruz. Onun için, bu ortamlara "sosyal fabrika" deniyor.  SPS (self published source),paylaşanlara da "produsers" deniyor; hem üretici hem kullanıcı anlamına.

Sonunda insan hayatı ve bedeni hızla sentetikleşiyor. Bu yoldaki gelişmeler, insan bedenini bir makine olarak tahayyül eden, bilimin etkinleştiği zamanlardaki, özellikle de 18. yüzyıldaki, ideolojilerin, hayallerin, felsefelerin sonucu. İnsanı bir mekanik aparat gibi inceleyenlerden biri Leonardo. O bir ressam olduğu kadar, bir makineci ve anatomist. Sürekli teşrihler yapıyor ve sonunda insanın bir makine gibi çalıştığını keşfediyor. İnsan bir Makine kitabının yazarı, La Mettrie. David Hume da insanı ve dünyayı bir makine olarak tahayyül ediyor. İşte bu tahayyüller, tasavvurlar şimdi adım adım gerçekleşiyor. 1950'lerde gelişen sibernetik önemli bir etaptı. Kurucularından Norbert Wiener 1948'de sibernetiği şöyle tanımlıyor: "canlılardaki ve makinelerdeki denetim ve iletişimin bilimsel olarak araştırılması".[9] Bu arada Yunanca sibernetiğin anlamı hükmetmek demek; çok anlamlı değil mi? Ama asıl hamleler, sibernetikten ziyade genetik teknolojilerin gelişmesiyle başlıyor. 1996'da bir kuzu, Dolly klonlanıyor. 2010'da Amerikalı genetikçi Craig Venter sentetik hayatın başarıldığını ilan ediyor. Bir canlı yoktan var ediliyor. Böyle giderse insanoğlu belki sonunda tasarlanacak ve ölümsüzleşecek, ancak kendi yokluğunda.

Sanatın sonundan sonra[10]

Modernliğin parçalanmasıyla ilgili çizmeye çalıştığım yukardaki panoramadan anlaşıldığı gibi, birçok çağdaş düşünür modernliğin eserlerinin sona erdiğine inanıyor: tarihin sonu, ideolojinin sonu, endüstrinin sonu, toplumsallığın sonu, hatta bizzat 'insan'ın sonu. Sanatın sonuna ilişkin tezler bunların hepsini önceliyor. Aslında sanat sorgulanmaya başlayalı beri, sanatın sonuyla ilgili savlar da olmuş. Roma İmparatorluğu döneminin ünlü kumandanı, filozofu ve tarihçisi, ilk ansiklopedist Plinius, daha birinci yüzyılda, büyük Yunan heykeltraşı Lysippos'un ölümünden sonra sanatın sona erdiğinden bahsediyor. Sanat tarihinini babası sayılan Vasari için de, Michelangelo'nun ölümü sanatın sonuydu. Yakın zamanlara geldiğimizde, sanatın sonuna ilişkin en etkili düşünce kuşkusuz Hegel'inkidir. Hegel'e göre, insanın kendi varlığının farkında olması, sanatın duyusal bir meselesiyken, Romantik çağla birlikte felsefenin kavramsal bir meselesi olmuştur. Böylece klasik anlamıyla sona eren sanat, modern anlamıyla felsefeye evrilmiştir. Heidegger de bu tezi benimser.

Hegel ve Romantik filozoflarla birlikte sanatın sonuna ilişkin düşüncelerin yoğunlaşması, 19. yüzyıl başında klasizmin dağılması ve modern sanatın ‘icat edilmesi’yle bağlantılıdır. “Sanatın sonu” söyleminin daha da yükseldiği ve radikalleştiği ikinci dönem, 1968 ertesinde, modernliğin parçalanmakta olduğu bilincinin yerleştiği zamanlardır. T. J. Clark 1967’de “modern sanatın ölümcül bir çıkmazda” olduğunu savunur. Aynı yıl Roland Barthes “Müellifin Ölümü”nü yayınlar. Onu Foucault izler. “Müellif Nedir?” makalesinde “öznenin yaratıcı rolünden koparılarak, söylemin karmaşık ve değişken fonksiyonu olarak incelenmesini” önerir.[11] Adorno da 1969’da çıkan Estetik Teori kitabında “artık sanatla ilgili hiçbir şey kendiliğinden malum değildir. Ne içsel hayatı, ne dünyayla ilişkisi, hatta var olma hakkı.”[12] Arnold Hauser 1974’de yayınladığı Sanat Sosyolojisi’nin son bölümünü “Sanatın Sonu”na ayırır. Michael Löwy Dünyayı Değiştirmek Üzerine kitabında sanatın sonunun aynı zamanda modern ütopyaların da sonu olduğunu açıklar. Ona göre sanata kast eden başta teknolojidir (İsyan ve Melankoli). Guy Debord’un hâlâ elden düşmeyen ünlü kitabı Gösteri Toplumu üzerine sonradan yine kendi yazdığı yorumlarını okurken onun gözünde sanatın çoktan “ölmüş” olduğunu anlarız. Virilio The Accident of Art ve Art and Fear kitaplarında, Kuspit gibi, sanatın ölümünü avangardın ortaya çıkışın bağlar. Gianni Vattimo Modernliğin Sonu’nu, “Sanatın Sonu veya Düşüşü” üzerinden anlatır. Fredric Jameson ise The Cultural Turn kitabında şunu sorar: “Sanatın Sonu mu, Tarihin Sonu mu?” Kimi tarihçilere göre “sanatın sonu”, aynı zamanda “Sanat Teorisinin” (Victor Burgin) ve “Sanat Tarihinin” de sonu demektir (Hans Belting). James Elkins ve Ronan McDonald ise “eleştirmenin de öldüğünü” savunurlar…  Aslında bu liste, aynı zamanlarda sanat ve kültür üzerine yazan hemen herkesi kapsar. Zaten, Agamben’in anlattığı gibi, “sanatın kaybı o kadar  tamamdır ki, artık bir kayıp olarak hissedilmez.”[13]

Bütün bu külliyat içinde en çok üzerinde durulan Arthur Danto’nun tezi. Danto’ya göre Andy Warhol, Brillo Box işiyle sanat tarihinin sonunu bildiriyordu. Brillo Box, her şeyin sanat olabileceği anlamına geliyordu ve  "artık hiçbir şey tarihsel olarak şart koşulmadığından, her şeye izin" vardı. "Ben buna Sanatın Post-Tarihsel Dönemi diyorum. Ve bu dönemin ileride bir zaman sona ermesi için hiçbir neden yok. Bundan böyle sanat, moda ya da siyaset tarafından dışarıdan koşullandırılabilir, ama kendi tarihi tarafından içeriden koşullandırılması artık geçmişte kalmıştır.”[14] Yani özerkliği iflas etmiştir. Andy Warhol’un işlerinin “sanatın sonu”na işaret ettiğini savunan bir diğer filozof Jean Baudrillard. “Warhol bizi estetikten ve sanattan kurtarmıştır”[15] ama bunu sanatı felsefeye değil “metanın yeni evresini resmeden reklama” dönüştürerek başarmıştır. 

 

Sanat sona ermiş midir? Modern anlamıyla, kuşkusuz. Ama başka anlamlarda yeniden yaratılmaktadır:

·         Sanat tarihi ve estetik görülmemiş bir canlanma yaşamaktadır. Sanki estetik modernizm, avangard, 20. yüzyıl sanatı yeni keşfedilmektedir. Ve bu çağdaş tarihyazımı formalizmin bir süreği değildir, eleştireldir.

·         Unutmamalıyız ki, Andy Warhol'un "sanat yapmak, para yapmaktır" dediği aynı yıllarda, Situasyonizm'in önderi Guy Debord da, "sanat yapmak devrim yapmaktır" diyordu. Ardından Paris işgal edildi. Ve bu devrimci dalga bütün dünyaya yayıldı. Bugün de sanatı direniş hareketlerinde arıyoruz: Seattle, Cenova, Occupy eylemleri, Kahire, Atina ve Taksim-Gezi. Deleuze'e göre, "sanat direnmektir". SANAT DİRENİYOR.

 

 


[1] "Yeterli sanat tarihi öğretmeni yok", Cumhuriyet, 26/5/2015.
[2] Korkut Boratav, "Mutlak Kapitalizm", Sendika.Org, 22/5/2015.
[3] Michel Foucault, The Order of Things-An Archaeology of Human Sciences (New York: Vintage Books, 1994) s.344-386.
[4] Jean Baudrillard, "Müzayede Nesnesi Olarak Sanat Yapıtı", Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri içinde (İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2004) s. 130-146.
[5] "Bir Kara Para Aklama Aracı Olarak Sanat", e-skop, 20/9/2015.
[6] Bkz: Neal Curtis, İdiotizm (İstanbul: İletişim, 2015) s.148-158.
[7] Marshall McLuhan, Understanding Media: The Extensions of Man (MIT Press, 1994) s. xxi.
[8] "Dokunmadan Seks", Cumhuriyet, 1/5/2015.
[9] Bkz: Norbert Wiener, Cybernetics: or the Control and Communication in the Animal and the Machine (MIT Press, 1961).
[10] Bu bölüm, büyük ölçüde, 4/11/2013 tarihinde e-skop'da yayınlanan "Arthur Danto'nun Ölümü, Andy Warhol ve Sanatın Sonu" başlığını taşıyan yazımdan alınmıştır.
[11] Michel Foucault, Language, Counter Memory, Practice (New York: Cornell University Press, 1977) s. 113-138.
[12] Theodor Adorno, Aesthetic Theory (Minneapolis: University of Minnesota Press) s.1.
[13] Leland de la Durantaye, Giorgio Agamben (Stanford University Press, 2009) s. 27.
[14] Arthur C. Danto, After the Brillo Box-The Visual Arts in Post-Historical Perspective (New York: FSG, 1992) s.9.
[15] Jean Baudrillard, "Andy Warhol'dan Yola Çıkmak", Sanat Komplosu (İstanbul: İletişim-SanatHayat, 2010) s. 58.