SANAT TARİHİNİN YENİDEN YAZIMI

12.12.2013 tarihinde Cumhuriyet Kitap için Celal Üster ile yapılan görüşme.

Ali Artun’la en son 2011’in Nisanında konuşmuştuk, yine bu sayfada; Don Thompson’ın, İletişim Yayınları’nca yayımlanan sanathayat dizisinden çıkan “Sanat Mezat / 12 Milyon Dolarlık Köpekbalığı: Çağdaş Sanatın ve Müzayede Evlerinin Tuhaf Ekonomisi” adlı kitabı üstüne. O söyleşide, 1980’lerden başlayarak piyasa odaklı bir sanat yazınının oluştuğunu vurgulayan Artun, sanatla finansı birleştiren ve giderek “sanat yönetimi” disiplinini oluşturan yayınlarla, tarihin handiyse müzayede fiyatlarının yazıldığı bir popüler ya da “güncel” tarihe dönüştürülmesinden söz ediyor, bunun gazetelerin sanat sayfalarını her geçen gün daha fazla işgal etmesinden ve sanatı magazinleştirmesinden yakınıyor, ama sanatı tarihsizleştiren ve eleştiriyi tasfiye eden bu egemen yazın karşısında yeni bir sanat tarihi çığrının açıldığını belirtiyordu.

Artun’a göre, bu çığır, 19. ve 20. yüzyıl eleştiri geleneğini, Marksizmi, Frankfurt Okulu’nu, ’68 sonrası Paris filozoflarını, sanat düşüncesiyle eklemliyor, estetik modernizmin ve avangardın tarihi yeniden yazılıyordu; Romantik devrimle başlayan sanatın büyük özerkleşme hareketi keşfediliyor, bu hareketin zamanımızda nasıl çözüldüğü teşhir ediliyordu. İşte, Artun’un yayın yönetmenliğini üstlendiği sanathayat dizisi de bu yaklaşımı temsil ediyordu. Nitekim, o günkü söyleşimizin başlığı da “Piyasa, aklın ve Tanrı’nın yerini mi aldı?” idi.

Çığır Açan Yapıtlar

Ali Artun, on yıldır, yazdığı, yayımladığı ya da editörlüğünü üstlendiği sanathayat dizisi kitaplarıyla, Tanrı’nın olmasa da aklın, piyasanın yerini alması uğraşına azımsanmayacak katkılarda bulundu. Bu diziden yayımlanan, sanatın felsefeyle, siyasetle, emekle, cinsellikle, kültüralizmle, finansla ilişkilerine ilişkin çağdaş sorunları izleyen derlemeler ve günümüz tarihyazımında çığır açan kimi yapıtlar, sanatın günümüzdeki sorunlarıyla ilgilenen insanlar, dahası sanatçılar, eleştirmenler, küratörler tarafından yakından izleniyor, tartışılıyor.

Sanathayat dizisinin onuncu yılında, Artun’la yeniden söyleşiyoruz. Kimi soruları yinelemem gerekse de, Gezi Direnişi eylemlerinin hemen ardından düzenlenen İstanbul Bienali’ne, bu diziden önümüzdeki dönemde çıkacak kitaplara ve son yıllarda kimi Ortadoğu ülkelerinin sanata yaptığı büyük yatırımlara da değiniyoruz.

Bir Karşı Çıkış

Celal Üster: İletişim Yayınları’ndan çıkan sanathayat dizisini başlatalı on yıl oldu ve bu dizi yayıncılık yaşamımızda tümüyle özgün, kendine özgü bir yer edindi. Sanathayat dizisinin, sanat dünyasındaki egemen anlayışa bir karşı çıkış, bir başkaldırı olduğu söylenebilir mi?

Ali Artun: Dizide, modernizmle, avangard ve çağdaş sanatla, tek tük mimarlıkla, ve ayrıca müzecilikle ilgili bir takım eleştirel kaynaklar yayınlanıyor. Bu kaynakların, örneğin Baudelaire, Benjamin, Adorno, Baudrillard gibi yazarları ne türden bir başkaldırıyı ifade ediyorsa, elbette dizi de bu başkaldırıyı yansıtıyor.

Görülmemiş Bir Canlanma

Celal Üster: Bu dizideki kitapların, sanat piyasası, müzayedeler ve egemen yaklaşımın ötesinde ya da karşısında alternatif bir sanat tarihi yazımı oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

Ali Artun: Yakın dönemde sanat tarihi görülmemiş bir canlanma yaşıyor. Özellikle 20.yüzyıl sanatının, modernizmin ve avangardın tarihi yeniden yazılıyor. Sanat, ezberlediğimiz, stillere dayalı formalist tarihinden sökülüyor ve toplumsal, siyasal hakikatine iade ediliyor. İşte sanathayat dizisi bu canlanmadan örnekler sunmaya çalışıyor. Bir yandan, sanatın felsefeyle, siyasetle, emekle, cinsellikle, kültüralizmle, finansla ilişkilerine dair çağdaş meseleleri izleyen derlemeler yapıyor. Diğer yandan, günümüz tarihyazımında çığır açan kimi eserleri, örneğin, Baxandall’ın 15. yüzyıl İtalya’sında stilin doğuşu, Michael North’un da 17. yüzyıl Hollanda’sında sanat piyasasının doğuşuyla ilgili toplumsal tarihlerini yayınlıyor. Küresel çağdaş sanat piyasasının tarihi parçalayarak, güncellemesi karşısında oluşan çağdaş sanat tarihi birikiminin bilgisini sunmaya çabalıyor.

Devlet Himayesinden Şirket Himayesine

Celal Üster: Bugün medya ve sosyal medyada sanat hak ettiği yeri alıyor mu? Ya da sizce doğru bir yaklaşımla yansıtılıyor mu?

Ali Artun: Ne yazık ki, Türkiye’de sanatın kendi özerk kamusal alanlarını örgütleyebilmesine ilişkin deneyimi oldukça sınırlı. 1938’de kurulan yegane sanat müzesini bile doğru dürüst açık tutmayı başaramamış. Sanat büyük ölçüde devlet himayesinde kalmış, sonra da şirket himayesine devrolmuş. Buna bir de siyasal hayat kadar entelektüel hayatı da teslim alan baskıcılığı ekleyin... Kamusallığın yaşanmadığı bu koşullarda tarih ve eleştirinin gelişebilmesi, sanatın “medyada hak ettiği yeri alması” ve “doğru bir yaklaşımla yansıtılması” kuşkusuz son derece zor.

Gezi ve İstanbul Bienali

Celal Üster: Gezi Direnişi eylemlerinin ardından gerçekleşen son İstanbul Bienali’nin, açık mekânlardan kapalı mekânlara alınması sonucunda, ana temasıyla çeliştiği tartışıldı. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ali Artun: Bence, son Bienal’in, sergiyi sunan katalog metinlerinde izlediğimiz gibi, Bienal’i Gezi’nin devrimci ruhunun canlanması gibi anlamlandırma gayreti doğru değildi. Neo-liberal küreselleşme rejimlerini izleyen kültürün özelleştirilme hareketinin en başat ve en otokrat sahnelerinden olan bienalleri bir kamusallık cenneti gibi sunması da öyle. Küratörler, başkalarının sanat deneyimine ya da sanat hayatına hükmetmeye kalkışmadan, markalandırmayı hatırlatan iletişim düzenlerine girişmeden bienallerini sunmalıydı.

“Çağdaş Sanat Nedir?”

Celal Üster: Sanathayat dizisinden önümüzdeki dönemde çıkacak birkaç önemli kitaptan söz eder misiniz?

Ali Artun: Bugünlerde çıkacak olan “Çağdaş Sanat Nedir?” bu konuda yıllardır süren ve nihayet bazı noktalarda uzlaşan tartışmalardan bir derleme sunuyor. Bunu “Sanat ve Direniş” derlemesi izleyecek. Bahara, Sürrealist Manifesto’nun yayınlanmasının 90. yıldönümüne, “Mimarlık ve Sürrealizm” hazırlanıyor.

Celal Üster: Son zamanlarda kimi Ortadoğu ülkeleri (Birleşik Arap Emirlikleri, Katar Emirliği, vb.) sanata büyük yatırımlar yapıyor. Batı da bunun cazibesine kapılıyor; örneğin, Abu Dabi’de Louvre Müzesi ve Guggenheim Müzesi açılıyor. Böylesi büyük yatırımlar, günümüz sanatında nasıl bir rol oynuyor?

Ali Artun: Bu İslam monarşilerinin çağdaş sanata bu kadar yatırım yapması, ilk başta kulağa çok anlamsız gelmesine rağmen, ister istemez bizi muhafazakârlıkla çağdaşlık arasında birtakım bağlar aramaya yönlendiriyor. David Harvey gibi düşünürler neo-liberalizmi “dinin restorasyonu olarak” tanımlıyor ve biz de bunu 1980 Eylülünden beri gayet açık ve şiddetli olarak yaşıyoruz. Ve çağdaş sanatın bu muhafazakârlaşma dalgasıyla at başı yükseldiğine tanık oluyoruz. Çağdaş sanatın işletmeleşmesini yönetenlerin muhafazakâr siyasetleri ve söylemleri açık veya örtülü biçimlerde desteklediklerini izliyoruz. Sadece emirlerin ve şeyhlerin değil, oligarkların, spekülatörlerin, şirketlerin de çağdaş sanata bu ölçüde yatırım yapmalarının ve piyasayı inanılmaz boyutlarda şişirmelerinin, çağdaş sanatın ve sanatçının varlığında bir etkisi olmadığını düşünmek safdillik olur. Ama bu konu burada birkaç sözle değinip geçemeyeceğimiz kadar kapsamlı. Yalnız şunu söylemek isterim, bu büyük yatırımlar, dev mali himaye, yaygın kanının aksine, çok küçük bir azınlık dışında sanatçıları büyük ölçüde sefalete sürüklüyor.