ÖMER ULUÇ'UN MUAMMALARI

04.02.2013 tarihinde e-skop'ta yayınlanmıştır (29.01.2013 tarihinde Aksanat-Beyoğlu'nda yapılan Ömer Uluç Anma Toplantısı konuşması).

Şimdi efendim, Galeri Nev 1984’te Ankara’da kuruldu ancak sergi programındaki sanatçıların tamamı ya İstanbul’da ya da Paris’te yaşıyorlardı. Dolayısıyla Galeri’nin özellikle ilk yıllarında bir ayağım hep buralardaydı. Sanatçılarla görüşmenin doğal mekânı meyhaneler tabii, atölyeler ondan sonra gelir. İşte bu yıllarda yılın yarısını, belki de daha uzun bir zamanı İstanbul’da geçiriyordum. Bu arada Uluç ilk tanıştıklarım arasındaydı. Tanıştık ve sanıyorum birbirimize pek ısındık. İlk zamanlarda Bebek Otel’in barında buluşuyor ve uzun uzun muhabbet ediyorduk. Onun İkinci Yeni’den şair dostları da oluyordu. Tabii ki çok içtik, çok uçtuk ve çok güldük. Ankara’da Nev’de ilk açtığım sergilerden biri Ömer Uluç’un sergisiydi. 1985 yılında açıldı. Bu sergi ve bu sergiyle birlikte onun desenlerinden derlediğim bir kitap yaptım. Başlığı Armalar’dı. Edition de luxe bir kitaptı, yani 100 kopyayla sınırlanmıştı, serigrafiyle basılmıştı, her kopya numaralı ve imzalıydı; ayrıca içinde bir orijinal desen bulunuyordu. Kitabın hazırlık aşamalarında birkaç seans Ömer Bey’in Büyükada’daki evinde/atölyesinde uzun uzun çalıştık, bir taraftan da sohbet ettik. “Armalar”ın yerini biliyoruz Ömer Uluç’un resminde. Bu karalamaların büyük bölümü Afrika’dayken Nijerya’da yaptığı desenler… Bu karalamalar sonra nerelere varmadı ki... Boğazdan geçen gemiler oldu, denizaltılar oldu, İran-Irak savaşındaki tanklar oldu, Ahu Tuğba oldu, cin oldu, canavar oldu, hayalet oldu, hortlak oldu, bunları hep biliyoruz. Sonra bu çizgiler, Elfe’nin filmlerinde de izlediğimiz gibi borulara bıraktı yerini. Büklüm büklüm borulardan ya da urgandan birtakım heykeller: ilahlar, köpekler, killingler, Kibeleler… Bir bölümünü zaten desenlerinden bildiğimiz şahsiyetler, Ömer Uluç’un ikonaları…

 

       
 

 

Armalar kitabına yazdığı önsözde soruyor Ömer Uluç “Bu karalamalar nedir? Ne olabilirler?”[1] İkon kırma hırsıyla başlayan bir jestin, olayın, çizginin yarattığı ikonlar nereden çıkıyorlar? Bu şiddet, bu hız? Sonunda bu otomatik dilin kendisi olduğuna karar veriyor: “Bu desenlerdeki figürlerin, otobiyografik bir anlamları olması gerektiğine bugünlerde karar verdim. Ne olduklarını ne olabileceklerini bulmaya kalktım. Bunların beni etkileyen yaşantı parçaları ve özdeşleştiğim bazı imajlar olması gerekiyordu. Böylesine bir düşünce ile onları isimlendirdim. Verilen isimlerin, figürlerin taşıdığı izlere tam uyduğunu söylemek, onlarda o zaman olanların karşılığını bulmak söz konusu değil. Yaptığım bir isim bulma oyunuyla, kendi hayatımı, o günleri, daha önceleri ve sonrasını düşünme arasında bir şey.”[2]

Uluç’un estetiğindeki bu otomatizmin, André Breton’un terimleriyle “sürrealizmin yönlendirici ilkesi” olduğunu hatırlatmak istiyorum.[3] Kastedilen, aklın, bilincin, gerçeğin devrede olmadığı bir sanattır; klasizmin ve akademizmin tam karşıtı.

Ömer Uluç’un sanatıyla ve hayatıyla bu ontolojik sorgulaması; her şeyin varlığına, ne olduğuna yönelik sınırsız merakı, bütün evrende olup bitenleri durmadan bir muammaya dönüştürmesi, onun aynı zamanda bir filozof, bir filozof-ressam, filozof-sanatçı olduğunu gösterir bize. “Kafayı takmak”, “kafa gezdirmek”, “kafa bulmak”, “kafayı bozmak”, “kafayı yemek” gibi bizdeki harika deyimler, bence sanat ve felsefe yapmanın koşullarını ima ederler. Ve bu anlamıyla onları en güzel ifade eden Ömer Uluç’tur. Onun entelektüel maceralarıdır. Bu deyimlerde “kafa” akla karşılık gelir. “Kafasız”, “akılsız” demektir. Dolayısıyla kafanın “bozulduğu”, “yendiği”, “patladığı” ve benzeri durumlar, aklın iktidarının, “iyi”/“doğru”/“güzel”le ilgili ortodoksinin saptığı durumlardır. Egemen bilgi rejiminin parçalandığı durumlardır. “Aklını kaçırmak veya kaybetmek”le aynı anlama gelir. Ve kanımca bütün bunlar, sanatsal/felsefi bir zihinsel aktivizmin gereğidir.

Büyük bölümü Ömer Uluç’un kendi kendisiyle yaptığı 35 saatlik görüşmelerden derlenen ve 2005 yılında yayınlanan Heves Kuşu Durmaz Döner yukardaki anlamda, yani Uluç’un bu ontolojik sorgulamaları anlamında –veya Uluç felsefesi diyelim– en önemli kaynaktır. Ölümü yaklaşırken, bütün hayatını şöyle bir gözden geçirdiği, hayatını ve sanatını baştan aşağı sorguya çektiği, müthiş romantik metinlerdir bunlar. Daha gerilere, bu kitabın yayınlanmasından 20-25 yıl öncesine, Eleştiri dergisinde Adnan Benk, Cevat Çapan, Önay Sezer ve Sezer Tansuğ’la yaptığı söyleşiye giderseniz, Ömer Uluç’un inatla “kafayı taktığı” meselelerle ilgili epey fikir edinirsiniz:

-Tabii başta sanat nedir? Ona göre sanat, farklı farklı zamanlarda yüklediği değişik anlamlar itibariyle maceradır, bozmadır, yıkmadır, hayattır ve ölümdür. Ölümdür, çünkü ölüm, “hayat şeridine paralel olarak tasarlanan sanat şeridinin” son perdesidir; “büyük eşitliktir”[4]. Ayrıca Elfe’nin filminde de alıntıladığı gibi sanat “aralıkta olmaktır”, yani ne gerçektir ne değildir, ne soyuttur ne figürdür, ne Batı’dır ne Doğu’dur. Ona göre İstanbul da aralıktadır.

-Uluç’un felsefeleştirdiği diğer meseleler, estetiğin meseleleridir: çağdaşlık/modernlik, soyut/reel, akademizm, boya, renk, jest, malzeme, alegori, ironi ve daha neler neler... Ama başta, Doğu ve Batı estetiği, sanatın evrenselliği meselesi. O Avrupa-merkezci, Eurocentristic bir estetiğe, modernizme, şiddetle karşıdır. Dolayısıyla aynı kalıpların tekrarlandığı anlatısal (narrative) akademizme de karşıdır. Eleştirmen Sezer Tansuğ’la birlikte bu konuda düşünsel bir hareket oluştururlar. Eleştiri dergisindeki söyleşide Sezer Tansuğ bu konuyla ilgili görüşlerini bildirirken, bu hareketle ilgili tartışmalardan çok çektiğini söylüyor. Çünkü o içmiyor, ve sabahlara kadar süren “kafa bulma” seanslarından perişan oluyor.

Eurocentric estetiğe ve modernizme karşı bu hareket, siyaset ve düşünce dünyasında Batı’nın logocentric ve hegemonik zihniyetine meydan okuyan postkolonyalizmin ortaya çıkmasıyla eşzamanlıdır.

-Ömer Uluç felsefi doğası nedeniyle her resmiyle bir sorunsal ortaya koyar: “Bazı resimler vardır bir renk uyumu üzerine kurulur, biter. Başka resimlerde güzel bir çizgi çizilmiştir, o çizgi üzerinde döner resim, biter. Ben bu tür plastik bir ressam değilim. Ufak değerlerle resim yapan bir ressam da değilim… Her resimde bir sorunsalı çözmeye çalışırım. Resmim bir maceradır… Bu risk alınmadan sanat yapılamaz.”[5]

-Başka bir temel mesele, ressamın sanatıyla evreni, toplumu, yaşantısı, yaşadığı kentler, ve çevresiyle olan ilişkisidir. O bu ilişkiyi genellikle kendi haline, kendi doğallığına bırakmaz. Yani resimlerindeki, heykellerindeki figürler, (dansözler, gemiler, canavarlar vb.) onun yaşantısındaki izler olarak kendiliğinden resmine girmezler. O bir sanat tarihçisinin görevi olan, ressamın sanatıyla, toplumuyla arasındaki ilişkiyi ister istemez kendi sorunsallaştırır. Çünkü zaten bütün hayatını, deneyimlerini, gördüklerini sorunsallaştırmadan edemez.

 

                         

                                                                        

Ömer Uluç’un sanatındaki bu felsefi sorunsalları saymaya devam etmek pek anlamlı değil, üstelik zamanımız da dar. Çünkü bunlara bir sınır koyamazsınız. Onun sanatını keşfettikçe bu meseleler, bu sorunsallar sonsuzlaşır. Ayrıca bunları akıl yoluyla da sınıflandıramazsınız. Yani, bir dizgeye, hizaya sokamazsınız; rasyonelleştiremezsiniz. Aralarında bir mantık birliği, anlam birliği aramak da boşunadır. Zaten kendi sözleriyle onun resmi “anlama karşı bir direnmedir”. “Anlamlı”, ekspresyonist resmin, örneğin bir Pollock resminin bile hoşuna gitmediğini söylüyor Ömer Uluç. Onun kafa patlattığı meseleler arasındaki ilişkiler anlamlı değildir; kendi tabiriyle “hesaplı” değildir, gizemlidir.[6] Baudelaire ve sürrealistler Swedenborg gibi romantik filozoflardan alıntılayarak bunlara correspondence der. Bu meseleler onun sanatına içrektirler ve pek fazla dile de gelmezler. Ama bize her hakiki sanat gibi birtakım hakikatleri gösterirler. Bizi tefekkür etmeye, düşüncelere dalmaya kışkırtırlar. Bizi de sanat ve felsefe yapmaya çağırırlar.

 



[1] Ali Artun (ed.), Ömer Uluç-Armalar (Ankara: Galeri Nev, 1985).
[2] Ömer Uluç, “Önsöz”, a.g.e.
[3] André Breton, “Yaşayan Eserleriyle Sürrealizm”, Sanat Manifestoları içinde, ed. Ali Artun (İstanbul: İletişim-Sanathayat Dizisi, 2010) s. 254.
[4] Ömer Uluç, heves kuşu durmaz döner (İstanbul: YKY, 2005).
[5] Ömer Uluç’la konuşma, “her resim yeni bir sorunsalı çözer… ve getirir”, Eleştiri, Mart 1983, s. 4-23.
[6] A.g.e.