MEHMET ADAM: HATIRLADIĞIM KADARIYLA

18.07.2014 tarihinde e-skop’ta yayınlanmıştır.


 

Mehmet Adam, ODTÜ’de mimarlık okurken, ikinci sınıftaki yapı stajı hocamızdı. Kastamonu’da, nahiye olmak üzere olan Pınarbaşı köyüne nahiye binası yapıyorduk. 1968 yılıydı; Paris, Prag… Gündüzleri amelelik yapıyor, akşamları Mehmet’in de katıldığı bir grup, tartışıp duruyorduk. Zaten hep birlikte, aynı ahırdan bozma kerpiç harabede yatıp kalkıyorduk. Yeni yeni çıkan Marksist kitapları okuyorduk: Emile Burns’ün Marksizmin Üç Kaynağı, Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan’ı, filan… İşte o yaz, ‘68’li ve Marksist olduk. Zaten stajdan döndük, üniversite işgal edildi. Biz birkaç arkadaş stajdan sonra bir otostop macerasına kalkıştık. Mehmet yanımıza, okulun deposundan battaniye, kuru kayısı, bal filan verdi. Bir aya yakın süren otostoptan sona kalan üç arkadaştan Koray Doğan’ı birkaç yıl sonra polis vurdu. Diğeri, Ertuğrul Kürkçü, Çayan’a katıldı, on beş yıl kadar hapis yattı. Şimdi mebus.

 

O yazdan sonra Mehmet’le ara sıra gene görüşüyorduk. Mithatpaşa Caddesi’nin tepesinde eşi Emine’yle birlikte oturdukları eve davet ediyordu. 12 Eylül’den hemen sonra, Çağdaş Sahne’de, bir sinema fuayesinde düzenlediğimiz sanat tarihiyle ilgili toplantılara katılıyordu. Burasını sıkıyönetim kapatınca, başka bir yer bulmak konusunda beni çok cesaretlendirdi, çok yardımcı oldu. Galeri Nev biraz da bu arayışların sonucunda kuruldu. İşte o günlerde, Mehmet Adam’ın boşandığını duyduk, ev arıyordu. O zamanlar boşanmak, kolay iş değildi; çok etkilendik, üzüldük. Yakın bir arkadaşımın evi boşalmıştı, Mehmet’e onu ayarladım. Kader işte, birkaç ay sonra da ben ayrıldım. Mehmet çok ısrar etti, “üç oda-bir salon ev, bomboş”, illa “gel burada kal” diye. Ben de sonunda onunla birlikte yaşamaya başladım. Sıfırdan bir bekar evi kuruyorduk. Çok yardımcı oldu yerleşmem konusunda. Ev işlerini güya ben ona bırakmamaya çalışıyordum, ne de olsa hocamdı, ama ne yapıp edip sonunda çoğunu o kotarıyordu. İkimiz de işşizdik ve hayatlarımızın en sıkıntılı anlarından birinde birlikteydik. Neyse ki birlikteydik… İşte o sıralar, İstanbul’dan Mimarlar Odası’nın yayın sekreterliğinde çalışmak üzere gelen bir arkadaşıma Mehmet’i anlattığımı hatırlıyorum. Mehmet, Doğu’da bir yerlerde bir kazıya katılıyordu. Artık nasıl anlattıysam, bu arkadaşım onunla tanışmaya ta oralara gitti. Ve kazıdan döndüklerinde artık Hüsniye de bizim eve yerleşmişti. O günlerde, ben de çok yakına, kendi başıma bir yere taşındım. Ama Mehmet’in evindeki odam durdu bir zaman, anahtarım da durdu, girip çıkıyordum. Mehmet’e giden gelen çoğaldıkça çoğalıyordu; tartışmalar, araştırmalar, okumalar, deneysel projeler… Zaten hep müthiş bir eğitimci olmuştu; hiçbir zaman kendini satmayan. Sonunda ev “almaşık” bir stüdyoya döndü, tam Mehmet’in istediği gibi. İşte Almaşık Yeniden Üretim Süreçlerinde Konut Alanları kitabı bu ortamdan çıktı. Mehmet bir yandan da Mimarlar Odası’na koşturuyor, yayın çalışmalarına ve komitelere katılıyordu. Zaten o, Oda’dan hiç kopmadı.

 

 

 

1980’lerin sonuna, Duvar’ın yıkılmasına doğru, zamanlar değişiyordu. Mehmet’in çevresi dağılıyordu. Bir iki arkadaşı, ona, restorasyon gibi küçük taahhüt işleri ayarladılar. Ama o bu işleri üstlenince kilitleniverdi. Piyasaya giremedi. Gerçekle arası yoktu ki; varoluşu gerçeğe karşıydı. Nitekim, bir kısım ödemelerini aldığı taahhütleri yerine getiremedi. Büyük bir buhrana girdi, çaresizliğe düştü. O sıralardaydı, birgün çıktı geldi, ve galiba Çanakkale taraflarında bir yerlerde, bir komün kurmakla ilgili tahayyülünü anlattı. Birlikte yaşamak, çalışmak, düşünmek, direnmek… Ama nerede? Zamanında onun “almaşık” hayatlarına tutulanların çoğu, artık tamamıyla karşı kutuptaki, kentsel dönüşümün sunduğu almaşıklara kapılmış ve iktidar bloğuna taşınmışlardı. Halbuki Mehmet bir türlü ‘çağdaş’laşamadı, hep solcu ve Marksist kaldı. Ötekiler nezdinde bu, en hafifinden, “naiflik”ti, “romantiklik”ti, “arkaiklik”ti.

 

Mehmet, bundan sonra bir dönem, Kıbrıs’taki Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde, bir dönem de Mimarlar Odası’nda çalıştı. Arkasından müzmin bir rahatsızlık baş gösterdi ve sürekli bakıma muhtaç oldu. Önce Sapanca’daki eski evlerine, annesinin yanına taşındı. Annesi ölünce de, Ankara dışındaki bir bakımevine yerleştirildi. Giderek, ufak tefek yoklamalar ve tek tük ziyaretler dışında, eş dost, öğrenci ve arkadaşları, hepimiz, onu muhtaçlar arasında yapayalnız bıraktık. Unuttuk. Ta ki ölüm onu kurtarana kadar. Mehmet Adam hakikaten büyük adamdı. Çok güzel, çok iyi adamdı. Biricikti.