Ofis Müze ve Müzenin Medyalaşması
Ali Artun

 

Çağdaş sanatın, sanatın ne olduğunu tanımlayan bütün modern normlarından söküldüğü bir zamanda, Çağdaş müze de rölatif bir nitelik kazanıyor.  Her türlü teşhir duruma göre müze olarak adlandırılıyor. “Müze”, içerdiği bütün tarihsel anlamları terk ediyor.  Zaten “her şeyin sanat” olabildiği bir dönemde, “her şeyin müze” olması da gayet mantıklı. Örneğin sanatçı Şükran Moral, genelevde düzenlediği bir performansla “genelevi modern sanatlar müzesine çeviriyor”.[1] Orhan Pamuk’un yazdığı Masumiyet Müzesi, sadece bir roman başlığı değil, aynı zamanda bir müze. Dr. Özkan Eroğlu’nun, 14.-20. yüzyıllar arası resim sanatına ait kimi başyapıtların dövmeleriyle donattığı kolları bir müze: Arm Museum. O zaman niye Borusan Holding Yönetim Merkezi’nin bulunduğu bir köşk, hem de bir Perili Köşk çağdaş sanat müzesi olmasın?
 
Müzemani
1990’larla birlikte dünyayı bir müzeleşme humması, bir müze çılgınlığı, bir müzemani sardı. Tam da, küreselleşmeyle birlikte, tarihin ve toplumsal sanatın sona erdiğinin ilan edildiği[2] bir çağda, varlık koşulu tarihsellik ve toplumsallık olan müzeler hayatı kuşatıverdi. Nereden kaynaklanıyordu bu müze dalgası? Acaba çağdaş müzeler kaybolan tarih bilincini geri mi çağırıyordu; yeni bir tarih mi arıyor veya kuruyordu? Yoksa şimdiki zamanların mutlaklaştırılmasıyla, geçmişin unutturulduğu ve başka bir gelecek umudunun parçalandığı, “tarihin sonu”nu mu sembolleştiriyordu?  
Bir kere şunu biliyoruz ki, bu son müzeleşme hareketi sanatta “çağdaşlaşma” ve özelleşme sürecini izledi. Özelleşme ve çağdaşlaşma furyasıyla örgütlendi, ve karşılığında bu furyanın örgütlenmesini anlamlandırdı. ‘90’larda kültürün ve sanat ortamlarının özelleştirilmesiyle birlikte, birden bire, galeriler, bienaller, fuarlar, müzayedeler ve müzeler “çağdaş” oluverdi. Sanatın tarihi “çağdaş”ta, “güncel”de, “şimdi”de durağanlaştırıldı. Zaman (kronos)  senkronikleşti. İşte 12. Bienal esnasında İstanbul’u saran sanat ifratının boğucu gürültüsü içinde açılan Borusan Contemporary-Ofis Müze böyle bir dönüşümün sonucu.
Türkiye’de, ‘90’lara gelene kadar bütün sanat çevresi sürekli müzesizlikten yakınıyordu. Ama ardından müzeleşme hırsı öyle bir patladı ki, on-on beş yıl zarfında varlığını tehdit edecek kadar anlamsızlaşan sınırlara ulaştı; adeta sapkınlaştı. Müze medyalaştı. Andreas Huyssen’in sözleriyle, “bir gelenek ve kültür kalesiyken, bir kitlesel medyaya, bir aşırılık ve ifrat gösterisine dönüştü… Müzlerin tapınağını yıktı ve yerine panayır ile alış-veriş merkezi arası melez bir mekan yarattı.”[3] Sonunda, sanat kamusu gelişmemiş bir yerde, her gün bir yenisi açılan bir dolu müze,[4] estetik terbiyeden mahrum, sanat habitusu olmayan, cılız bir izleyici cemaatini paylaşmak için yarışa kalktı.
 
Modern ve çağdaş zamanlarda müze-mağaza-medya
Müze, 19. yüzyıl sonunda, etkisinin zirveye ulaştığı bir dönemde de medya ve mağaza ile ilişkilendirildi. Aslında müze ile kitlesel medya (gazete, dergi, reklam, karikatür) ve büyük mağaza (grand magazin) yani alış-veriş merkezi hep aynı çağın icatları. Bu çağ, metropolleşmenin, endüstrileşmenin, meta üretiminin, görsel kültürün çağı: 19.yüzyıl. Bu yüzyılda sanat, tarihinde hiç sahip olmadığı bir güç kazanıyor. İsaiah Berlin’e göre bu dönem, “Batı’nın tarihinde sanatın hayat üstünde bir çeşit tiranlık kurduğu belki de ilk dönemi oluşturuyor.”[5] Sekülerizmle birlikte gündelik hayattan çekilen dinsel motiflerin yerini sanat dolduruyor. Donald Preziosi’nin sözleriyle sanat seküler bir teoloji halini alıyor. Müzeler de bu teolojinin örgütlendiği tapınaklar olarak görülüyor. Sanat müzesi yalnızca sekülerliğe değil, modern hayatı kuran ve işleten diğer bütün ideolojilere de işaret ediyor: ussallık, ulusallık, evrensellik, kamusallık, yurttaşlık, uygarlık, tarihsellik, ilerleme… İşte bu nedenle, gerek medya, gerek mağaza bu modernlik anıtına öykünüyor. Yeni yeni ortaya çıkan Bon Marché gibi dev mağazalar Louvre Müzesi’ndekileri taklit eden galeriler açıyor. Birçok dergi ve gazete kendisini “basılı müze” gibi kabul ediyor, hatta doğrudan müze adını alıyor: Musée comique (1851), Musée philon (1843), Muséee parisien (1848).
Günümüzdeyse, müzenin yeniden medyayla ve müzeyle buluşması, yukardakine tamamıyla karşıt bir oluşumun ifadesi. Çünkü şimdi, önceden olduğu gibi medya ve mağaza müzeye değil, müze onlara öykünüyor. Çağdaş müze, müzeye özgü estetik ve bilişsel deneyimi ters yüz ederek, müze atmosferini medyalaştırarak ve mağazalaştırarak aslında modern müzeyi tasfiye ediyor.  Nasıl ki çağdaş sanat, sanattan modernliği ve modernizmi tasfiye ediyorsa.
 
Borusan Ofis Müze
Borusan Holding’in karargâhı olan Perili Köşk’teki ofislerde açılan Borusan Contemporary, şirketin yönetim kurulu başkanı olan Ahmet Kocabıyık’ın kurduğu “Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu”yla, bu koleksiyon için yakınlarda satın alınan ve video enstalasyonlarının yer aldığı “Yedi Yeni İş” ten oluşuyor. Cumartesi-Pazar, şirket yöneticileri tatil edince, ofisleri izleyicilere açılıyor ve rehberler eşliğinde izleyiciler, Başkan’ın bu ofisleri dekore etmekte kullandığı çağdaş sanat ürünlerini görme fırsatı buluyorlar. Tabii daha çok da, bu acayip yapının mimarlığıyla, şirketin “kurumsal kimliğini” resmeden dekorasyonuyla, kısacası gücün ve servetin gündelik atmosferiyle ilgileniyorlar. Bir “reality show” izlermişçesine,  bu büyük şirketin mahremiyetini dikizliyorlar. Rehberler ise, izleyicilerin dikkatini mobilyalar arasına serpiştirilmiş olan eserlere çekerek, bu eserleri onlar için anlamlandırıyorlar. -Demek ki, izleyicilerin anlama kıtlığı çektiği varsayılıyor.- Bu arada, örneğin temaşa ettiği lüksten gözleri kamaşmış olan bir izleyicinin ilgisini, 12 Eylül arifesinde Fatsa’da örgütlenen devrimci, sovyetik bir hareketin ezilmesine ait bir videoya[6] çekebileceklerine inanırlar. Veya inanmasalar da görevleri gereği bu farsı oynamaya zorlanırlar. Ve tabii bu oyun, sergilenen videonun anlamını çok çok ötelere taşıyan bir performansa dönüşür. Hayat sanatı ‘sollar’.
İşte bütün bu minval üzere gelişen mise-en-scéne, bir “müze”ymiş gibi tanıtılır. Elbette, müze denince, müze görgüsü olan herkesin aklına modern uygarlığın örgütlendiği kurumlar gelir. En başta, Batılı bir insanın, kendi varlığı olarak kabul ettiği sanatın penceresinden, kendi geçmişini ve geleceğini okuyacağı bir tarih sahnesi gelir.[7] Yurttaşların ‘görüş’lerinin (vizyonlarının) ve öznelliklerinin kurulduğu bir söylem, yani bir bilgi ve iktidar rejimi gelir; vs, vs,…. Kısacası demek istediğim[8], Borusan Contemporary Ofis Müzesi ile modern müzenin hiçbir ilgisi yoktur; hatta tam anlamıyla ona karşıttır. Kaldı ki, bu girişimde bırakalım müzeyi, bir koleksiyondan dahi söz etmek oldukça güçtür. Çünkü, seçilmiş olan eserler arasında bir koleksiyonu tanımlayan estetik veya tarihsel bir eklemlenme yoktur. Keyfî olarak seçilmiş ve önemli bir bölümü de yerine göre sipariş edilmiş işlerdir. Yani bir bakıma tasarım nesneleridir ve doğası bakımından olsa olsa ancak ofisteki diğer tasarım ürünleriyle eklemlenir.
Müzelerin “altın çağı”nda, hayırseverliğin (philantrophy) gereği, sanat eserlerinin kamusal müzelere bağışlanmasıydı.  Özel himaye düzeninin etkin olduğu ABD’de, kendi adlarına müze kuran Whitney, Guggenheim gibi endüstri ve finans dünyasının devleri dahi, bu girişimlerini kendi koleksiyonlarını müzeleştirme gibi görmemişlerdi. Oysa zamanımızın hayırsever koleksiyonerleri, hemen koleksiyonlarını “kamuya açma” hevesine kapılıyorlar. Aslında kendi beğenilerini kamusal beğeni gibi, kendi tarihlerini sanatın tarihi gibi dayatıyorlar. Kamu, sanata kendi ortak varlığı gibi değil de, başka birinin kişisel serveti olarak yaklaşıyor. Üzerinde hiçbir iktidarının olmadığı bir yatırım, bir gösteri, bir otorite gibi… Sonuçta şirketler, bir hayırsevrelik, “toplumsal sorumluluk”, ve “kamuyla paylaşma” retoriğiyle kamunun ve toplumun buluşu ve malı olan müze gibi bir kurumu kendilerine mal ediyorlar. Bütün tarihte öznelliklerin kurulmasında son derecede etkin olan beğeni böylece onların denetimine devroluyor. Demokrasilerde, bir yanılsama olarak da olsa, kendi yönettiği sanatın kendi benliğini kurduğuna inanan insanı, zamanımızın post-human, post-demokrasi çağında sanatın yönetimini ele geçiren şirketler donatıyor. İşte gerek Borusan Contemporary- Ofis Müze’nin gerekse şirketlerin veya yöneticilerinin açtığı diğer müzelerin medyalaştırdığı nihayetinde budur: Bir iletişim ve finans teknolojisine dönüştürdükleri sanatı yönetmenin, onu kurumsal kültürlerine (corporate culture)sindirmenin hazzı, iktidarı, gururu, gösterişi. Bizde henüz değil ama Batı’da, artık bunu kavramayan ve sanatı hala hümanist, hatta avangardist motifleriyle yorumlayan herhangi bir sanat ilgilisi bulamazsınız. Bunun en açık ifade edildiği olaylardan biri, korporasyonlara karşı mücadele eden ABD’deki Occupy Wall-Street hareketi bünyesinde başlayan Occupy Museums eylemleridir. Kamuyu müzeleri işgal etmeye çağıranlar, bu kurumların artık onları değil, %1’i temsil eden küresel şirketleri/ korporasyonları temsil ettiğini ve %99’a karşı olduğunu ilan etmektedir.
Borusan Contemporary tasarısını en iyi ifade eden medyalardan bir katalogudur. Açıldığında neredeyse iki kişilik bir bank ölçülerinde olan (82x31,5cm) bu katalogun bir kütüphane rafına sığması mümkün değildir. Açılıp bakılması özel bir masa gerektirir. Dolayısıyla, okunması için değil de daha ziyade sehpa süslemesi için tasarlanan ve cofee-table olarak anılan türden bir kitaptır. Ama bu türün ölçülerini de abartmış sayılır çünkü zaten kendi başına lüks bir eşya havasında olan bu kitaba göre sehpa bulmak oldukça zordur. Hatta kitabı yerinden kaldırmak başlı başına bir meseledir. Kalın ciltli ve kutulu olan ve Almanya’da imal edilen bu olağanüstü katalogun kapağında, olması gerektiği gibi bir sanat eserinin değil, Boğaz sularının fotoğrafı vardır ve bu fotoğrafın fonu üzerinde koca koca harflerle “Borusan Contemporary Art Collection” yazmaktadır. Böylece bir Borusan afişine dönüştürülmüş olan katalog, nerden bakarsanız bakın görünür. Ne de olsa okunması /bakılması o kadar önemli değil. Sanatı merak eden kimin, niçin almak isteyebileceğini kestirmenin güç olduğu ve zaten sadece İngilizcesi bulunan[9] katalogun fiyatı 400- TL’dir.
Peki kimdir daha şimdiden izleyicisini tüketen bu yapmacık müzenin fikir babası?  Basında yer alan haberlere göre, bu müzeye “görsel kimliği, tasarımı ve sergi programı da dahil olmak üzere yönetimi konusunda danışmanlık hizmeti veren Thomas Krens”. Mimarlıkla ilgili konuları yürüten ise Thomas Krens’in bu yöredeki projelerinde işbirliği yaptığı Asymptote. Yıldız mimarlardan Kahire doğumlu Hani Rashid’in New York’ta kurduğu küresel mimarlık şirketi.
 
Thomas Krens kimdir?
Thomas Krens çağdaş müzeciliğin en etkin, ama aynı zamanda en kötü şöhretli temsilcisi. 1988’de New York Solomon Guggenheim Vakfı’nın başına geçiyor, ve bu kurumda yirmi yıl süren diktatörlüğü boyunca modern müzeciliğin tasfiye edilmesini yönetiyor. Müzesini bir korporasyon gibi, küresel bir şirket zinciri gibi örgütlemeye girişiyor…
 
(devam edecek) 
 


[1] Cumhuriyet Pazar, 13 Şubat 2011.
[2] “Tarihin Sonu” teorisinin babası Francis Fukuyama’ya göre, “Sanatçılar, estetik değerlere bağlılıklarının yanı sıra, toplumsal bir sorumluluk taşıdıklarına da kendilerini  inandırmayı  seviyorlar. Ancak tarihin sonu, başka şeylerin yanında, toplumsal bakımdan yararlı sayılan bütün sanatın da sonu anlamına gelecek.” (Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man (Londra: Penguin, 1992), s.320.
[3] Andreas Huyssen, “The Museum as Mass Medium”, Twilight Memories_Marking Time in a Culture of Amnesia içinde (Londra, Routledge, 1995) s.14,15.
[4]http://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-muzemani-turkiyede-2002-2012-arasi-muze-girisimleri-dokumu/455 (2 Ocak 2012)
[5] İsaiah Berlin, Romantikliğin Kökleri  (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004) s.11.
[6] “Yedi Yeni İş” arasında yer alan Aslı Çavuşoğlu videosu.
[7] “Modern çağın temel hadisesi dünyanın resim olarak fethedilmesidir… Dünyanın resme dönüşmesi ile, insanın özneye dönüşmesi bir ve aynı hadisedir.” (Heidegger, “The Age of the World Picture”, The Question Concerning Technology, and Other Essays, [New York: Harper and Row, 1977] s. 133.)
[8] Müze ve modernlik konusunda bakınız: Ali Artun, Sanat Müzeleri-Tarih Sahneleri 1 (İstanbul: İletişim Sanathayat Dizisi, 2006).
[9] Açılış sırasında.